Terminal

Birkaç satıra sıkıştırılmış ufak anılar öyle bir dolanır ki zihnimde. Kimi zaman zincirin başını bile unutturur. Dallanır budaklanır benden izin istemeden. Şimdi ise terminalin birinde oturmuşken sardılar dört yanımı. Benim olmayan anılar da dâhil oldular ya yandık şimdi. Hele olma ihtimali olan anılar da gelirse sağ çıkamayız hiç birimiz.

Ellerimi cebimde taşırım kimi zaman. Bir kitaba ya da kaleme kâğıda iz bırakmıyorsa parmaklarım, olabildiğince gizlenmeliler. Bu düşünceyle harmanlandım senelerce. Karanlığın ortasında dahi bu fısıldandı kulaklarıma. Sanki bilinmeyen bir güç kelepçeledi bunu sessizliğime. Bu yüzdendir montlarımın, pantolonlarımın önce ceplerinin yırtılması. Bu yüzden azarın en büyüğünü hak eder günahkâr ellerim.

Ellerim cebimde, kulağımda da kulaklıklarım. Biraz erken gelmişim terminale. Mâlum yolculuk zamansızlığını üç sene evvel ispat etmişti zaten bana. Fakat hata bende; yine inandım. Oturdum dışarıdaki bir banka. Önce kitap okumayı denedim, olmadı. İnsanları okumak daha cezbedici geldi. Kitabımı çantama koydum, ellerimi de ceplerime. Suskunluğumu da nakışladım dudaklarıma, gözlerime de insanları. Önce, yanıma tesettürlü bir kız oturuverdi. Yeşil bir tesettürü vardı, siyah renginde de uzun bir mont ve lacivert bir kot pantolonu. Gözleri yeşildi. Orta boylarda idi. Sol elinin yüzük parmağında bir yüzük vardı, yüzüğün hemen altında, eklem yerinde de kına ile “E” harfi yazılmıştı. Yalnızca bir kareye aitti bu gencimiz. Benimle akrandı da üstelik. Ben değil; daha sonra kızın diğer yanına oturan kadın sormuştu yaşını, ben de oradan duymuştum. Kadın ve kız hayli samimi bir sohbete başlamışlardı. İkisi de Adapazarı denen yerden geliyorlarmış. Kadın, kızını ve torunlarını ziyarete gelmiş eşiyle, kız ise ağabeyi ile Zümrütevler’de oturan ve Aralık ayında resmî olarak da yengesi olacak olan Tuğba Hanım’ı ziyarete gelmiş. Adapazarı gibisi yokmuş, buralar çok kalabalıkmış, trafik de varmış.

Yanımdaki bankta iki çocuk… Biri çok seviliyor diğeri ise annesinin kucağından inmemeyi daha şimdiden öğrenmiş. Üstelik ikisi de akran. Biri kucaktan kucağa gezip bütün sevgiyi topluyor; diğeri daha tanımlayamadığı cesareti arıyor. Annesinin kucağından inemeyen çocuk, etrafta dolanmaya başlayınca gözüm ilişti hemen. Göz göze gelsek şu ufaklıkla! Anında seveceğim ama bakmadı bana. Büyük bir ihtimalle varlığımı dahi fark etmedi. Gözlerini annesinden ayırmadı olduğunca. Annesi de ondan. Çocuk düştü, annesi geldi hemen yanına ve sarıldı sıkıca. O an sorguladım kendimi, “ Büyüyünce de bekleyecek mi annesinin sarılmasını?”. Döndüm kendime baktım. “Bekleyecek.” Dedim ve önüme eğildi başım. Anne sonuçta… İnsan her kâbusunda yanında olsun istiyor. Sarılsın da bütün dertler bitsin gitsin istiyor. Kokusunda kaybolmak ve mümkünse bir daha gün yüzüne çıkmamak istiyor. Varlığı da yokluğu da onun gerdanında saklı kalsın istiyor. Kokusunun saklandığı yerde ya da… Fakat büyümek öyle acımasızca nakışlanmış bir oyun ki…

Bir başka çocuk, annesinin çevresinde oynuyor kendince. Yeşil bir mont giymişti. Lacivert yüzeye sarı ve beyaz çizgilerle desenlendirilmiş bir ayakkabısı vardı küçük ayaklarında. Montunun önü de açık üstelik. Sert bakışlarla çevresine bakıyor ve savaşır gibi oynuyordu. İçimden bir gülümseme seslendi bu çocuğa. Hayat güzel be evlat, bakma öyle. Kadın eğildi çocuğun önünde. Montunun önünü ilikledi. Çocuk yüzünü değiştirmeden devam etti oyununa. Sonra iki adam geldi yanlarına. Aileden herhalde ki çocuk sırıttı aniden. Beyaz bir hırkası olan adamın elinden tuttu ve bir yerlere doğru çekiştirdi onu. Sonradan anladım ki, bu zeki afacan abur cubur deposunun yerini çoktan keşfetmişti. Kahverengi montu olan adam ve kadın konuşmadılar hiç. Konuşamadılar. Kadın konuşamıyordu çünkü. İşaret dili ile anlaşıyorlardı. Çocuğun çekiştirdiği beyaz Hırkalı adam ile çocuk da gelince daha da izledim onları istemsizce. Kadının çocukla nasıl anlaşabildiğini merak ediyordum. İzledim gidene kadar onları. Yalnızca gülümsedi kadın. Çocuk ise meraklı ve kocaman gözlerle baktı kadına. O an anladım işte; onların dile ihtiyacı olmadığını, asıl dilin sevgi olduğunu.

Genç bir kıza takıldı gözüm sonrasında. Belli ki terminalden ilk ayrılışı. Annesi sağında durmuştu. Babası ile küçük kız kardeşi de karşısında duruyorlardı. Kız, gerginliğini gizlemek için büyük çaba veriyordu: Gülüyordu sürekli. Güldürmeye çalışıyordu ya da. Etrafındaki insanlara hiçbir sorun yok, iyiyiz imajı veriyordu. Korkuyordu fakat belli etmemek için de elinden geleni yapıyordu. Annesinin eli, kızın sırtına gittiğinde kız duraksadı gülümsemesinde. Uzağı göremem, bu yüzden de gözlük kullanırım ama hayli uzağımda olan bu kızın gözlerindekini gördüğümü ve hatta hissettiğimi söyleyebilirim. Ezbere bildiğim bir bakıştı çünkü… İlk senemde ne zaman okula uğurlanacak olsam hep birlikte giderdik ve annem ne zaman elini omzuma ya da sırtıma koysa bu kız gibi bakardım… Oradan bir ezberlemedir bu.

Kızın bakışlarında bir tutam hüzün birikmişti. Yüzündeki tebessüm silinmemişti. Babası küçük kızıyla ilgileniyordu. Gülümsemekten kendimi alamadım. Demek ki babaların genel davranışıydı bu. Aklıma benim babam gelmişti. Ne zaman terminale gitsek oyalanacak başka işler bulurdu. Benim de işime gelirdi aslında. Ayrılırken gözlerine bakmak öyle bir derin yara oluşturur ki içimde. Hiçbir gözyaşım dindiremez de bunu. Sırf bu yüzden de daha çok severim terminale yalnız gitmeyi. Ayrılığı sevemedim üç seneden beri. Nasıl sevilir ki zaten ayrılık? Nasıl kolaylaşabilir aileden ayrılmak? Alışılabilir mi o bakışlara? Bazen babamın da annemin de gözlerinde gitmemem için biriken fısıltıları görebiliyorum ya da ben öyle zannediyorum. Fakat hayalî dahi olsalar o kadar derine batıyorlar ki… Adama kaydı yeniden bakışlarım. Kızının gözlerine bakamıyordu. Büyük bir ihtimalle daha birkaç sene öncesinde küçücük elleri olan bu kızın şimdi büyümüş olmasına alışamamıştı. Alışmak da istemiyor gibi bir hali vardı adamın. Başım yeniden önüme eğildi. Ailemi özlemiştim. Ayrılalı bir saat bile olmamıştı oysaki ve ben onlara sarılmayı özlemiştim. Yalnızlık zordu. Özlemek daha da zormuş. Derin bir iç çektim ve etrafıma baktım. Belki bir başka küçük hikâyede yüzebilirdim.

O kadar çok kişi bekliyordu ki terminalde. Çoğu öğrenciydi. Kimisini ailesi uğurluyordu, kimisini sevgilisi, kimisini ise buruk bir terminal… Elim, çantamdaki bir başka kitabıma gitti. Bu sefer yabancı dildeki kitabımı okuyacaktım. Yüzümdeki gülümseme yerini aldı hemen. Dil öğrenirken yaşadığım bütün anılar bu kitabın arasına sıkıştırılmıştı sanki sayfamı kaybetmemek için. Okulun ilk gününden, bulunduğum ana kadar gelip geçen ve devam edecek olan bu süreç de hayli gözümü korkutmakta. Yalnız benim de değil üstelik, yetkililer dahi korkmakta. İflah olmaz, düzelmez, akıllanmaz bir dil… Kimi zaman saçmalayan kimi zaman suskun ve kimi zaman da saklanan uçuk bir çocuk gibi belki de.

Kitabın bütün ağırlığını avuçlarımda hissediyordum adeta. Varlığı avuçlarıma gizlenmiş birçok anı, onları hatırlamam için zorluyorlardı beni bariz bir şekilde. Onları kırmanın, gelecekteki anıların da gözünü korkutacağını düşündüm ve herhangi birinin zihnimin kıvrımlarını doldurmasına izin verdim. Şimdi ise satırlarımı doldurmasına izin vereceğim anlaşılan.

Bugüne henüz uzak olmayan bir tarihten bir anı geldi kuruldu tam da merkeze. Yüzümdeki tebessüm daha da geniş bir yer kaplar hale geldi. Bir arkadaşımın siyah beresini kaybetmesi sonucu başlamıştı aslında tüm macera. Üstelik benim sürekli olarak zaman geçirdiğim fakültede kaybetmesi, beni de bu işe müdahil olma gereksiniminde bulunduruyordu. En azından benim düşüncelerim bu yöndeydi. Dersimin erken bitmesi sonucunda ben de katıldım bere arayışına. Sınıf sınıf dolaştık, öğrencilere sorduk. Üstelik Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda bulunduğumuz için, İngilizce hazırlık okuyan öğrencilere sorularımızı İngilizce bir biçimde sorduk. Soru kalıbı hep aynıydı oysa ki, “ Did you see a black hot ?”. Bu cümledeki yanlışlığı kavrama sürecimi hatırladıkça gülümsemem artmıştı. Süreci hayli sancılı olsa da dilimin ne denli sınır dışı edilesice olduğunu da kavramış oldum. Bakışlarımı gelen araç peronunda sabitledim ve devam ettim geçmişin izleriyle oynamaya.

Bütün öğrencilere bu soru kalıbı ile sormuş olmam, herhangi bir yanlışlığın var olacağına dair bir şüpheye düşürmemişti beni. Üstelik karşımdaki insanlar da bir yanlışlık olduğunu fark etmemişlerdi çünkü hepsi de cevap vermişlerdi. En azından söz etmek istediğim şeyi anlamışlardı. Bilinmeyenlerin denizinde sarılabileceğim bir gerçeğin olmaması, beni bilinmişliklerin diyarındaymışım gibi hissettirmişti sanırım. Fakat her bir sanrının gerçeğe kavuşması kaçınılmazdır. Bu da kaçınılmaz oldu elbette ki. Okulumuzda bulunan yabancı bir hocamıza da aynı kalıp ile sormam doğrultusunda başladı bütün karmaşa. Yeşilin suya yansıyan tonunda bir gömlek, daha koyu tonda bir balıkçı yeleği ve koyu kahve renginde bir pantolon giymişti. Bir elinde James Bond çantası vardı diğer elinde ise kapısını kilitlemek maksadıyla çıkarttığı anahtarları duruyordu. Kapısının önünde durmuştu. Yanlış hatırlamıyor isem hemen yan tarafında bulunan derse girecekti. Fakat derse gitmeden evvel düzelteceği bir yanlış, anı silsilesinin girdabına düşürüvermişti. Süreç, diğerlerine sorduğum gibi işlemişti aslında. “Can I ask a question?” demiştim. Ben bunu sorar sormaz hemen karşımızda bulunan, kapısı açık olan, siyah gömlekli ve beyaz saçlı adamın gülüşü aslında neler olacağını işaret eder nitelikteydi. Adam, ayaklarını yanında duran masaya uzatmıştı. Siyah bir pantolon ve her zamanki spor ayakkabılarını giymişti. Elinde Orhan PAMUK’ un kitabı vardı. Yabancı olan hocamıza daha ilk soruyu sorar sormaz, gülümsemesindeki tınıyı duyabilmiştim. Fakat ne yazık ki, hayatın bana gösterdiği bu işareti de fark edememiştim. Yabancı olan hocamız bana sorabileceğimi söylediğinde yine aynı kalıbı kullanarak soruyu sormuştum. Sancılı süreç başlamıştı. Önce “hot” kelimesinde anlaşamamıştık. Daha sonra bere kelimesinin İngilizce’deki anlamını bilmediğim için, berenin daha doğrusu sormak istediğimin ne olduğunu anlattım. Fakat o süreç zarfında olabildiğince çabaladığımı ve bir zaman sonra kavramsızlaşan kavramın varlığına sinirlendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Baktım ki böyle anlaşamayacağız hemen siyahlı hocamızın yanına gittim. Gülmekle meşguldü. Bere kelimesinin İngilizce anlamını sordum. O sırada yabancı hocamız da geldi odaya. Yorgun siyahlı hocamız gülmesine devam etmişti. Bere kelimesinin İngilizce’de de bere olduğunu öğrendiğimde ilk çöküntüyü yaşamıştım. Daha sonra cümlemdeki hata geliverdi karşıma. “Hat” yerine “Hot” demem… Tek bir harf için bu kadar çılgınlıklar atlatmış olmak… O an kendimi bir duvara toslamışım gibi hissetmiştim. Bir yandan kendime deli gibi kızarken, diğer yandan çamur bulaşmış olan kelime hafızamın yaptığına da gülmekten alamıyordum kendimi, tıpkı odadaki insanlar gibi. Bu çılgın süreç içerisinde varlığımızı devam ettirirken, siyah giyen hocamız ve yabancı hocamız bir muhabbettin kıyısında dolaştılar. “Bere” muhabbetinin nereden çıktığını anlattı kitap okuyan, James Bond çantalı olan da dinledi ve güldü. Daha sonra konu “cat” muhabbetine geldi. Konuşmalarını İngilizce devam ettirdiklerinden ve ben de hala zihnimdeki dalgaları durultmaya çalıştığımdan ötürü konuşmanın bu noktaya nasıl geldiğini anlayamamıştım fakat sohbetin ilerleyen evresinde bir kedi sahibi olacağımızı anlamıştım. Yüzümdeki tebessümden sıyrılmaya başladığımda elimdeki kitabın da aslında içeride bir yerlerde benimle alay ettiğini duyar gibi olmuştum. Haklıydı sonuçta. Zihin sürekli oyun peşindeydi ve bu akışın umurunda bile değildi.

Bir başka anı için izin vermenin doğruluğuna karar verememişken küçük bir kız çocuğunun tam önümde babası olduğunu tahmin ettiğim biriyle oynaması, bir engel olmuştu anılara. Anılar bekleyebilirdi fakat küçük bir kız çocuğunun kahkahasını bekletmek düzeni bozulan bir dünyaya armağan olurdu. Bu yüzden de bekletmedim ya zati. Küçük kızı izledim. O perona doğru koşuyordu babası ise ardından. Daha şimdiden belliydi küçük kızın gözlerindeki baba aşkı. Doğru ya kızların ilk aşkıdır babalar…

Aracımın yaklaşmakta olduğunu görünce, elimdeki kitabımı yavaşça çantama koydum. Daha sonradan da yavaşça gelen aracıma doğru yol aldım. Aracımın tam önünde duran küçük aileye bakmaktan alamadım kendimi. Genç kız, gülümsemeye ve gülümsetmeye ara vermişti. Şimdi annesinin omuzlarında ağlıyordu kız. Babasının bakışları yerde bir noktaya ve belki de gidecek olan kızın yoluna odaklanmıştı. Başım önümde geçtim yanlarından. Bir kızın ayrılığına dayanamazdı benim anılarım bile. Bir daha hissetmiştim o an annemin elini sırtımda, babamın bakışlarını yolumda. Bana susmak düştü o an…