Geçmişten Günümüze Adalet

Hani herkesin "Evlad-ı Osmanlı" olduğu bir devri yaşıyoruz ya, ben de buradaki ilk yazımda atamızın adalet anlayışını kısa bir misalle açıklamaya çalışacağım.

Takvada kendimizden kötü olanı örnek alma gibi sevimsiz bir huyumuz var. Malesef kendimizi "iyi insan" olarak görmek için olabildiğince kötüleri nazara alarak kendimizi teskin etmeyi severiz. Yani "Osmanlı'da adaletsizlik örnekleri yok muydu?" diyenler olabilir belki yazıyı okuyunca. Vardır tabi... Ama ben kendi eksikliğimizi ortaya koymak için hüsn-ü misal üzerinden konuşmayı daha doğru buldum.

Fatih Sultan Mehmed Han'ı bilmeyenimiz yoktur değil mi... Efendimiz'in:"Kostantiniye, bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden komutan ne güzel komutandır." övgüsüne mazhar olan, dillerimize pelesenk ettiğimiz, her türlü misalde örneklerle anlattığımız, kendisiyle övünmekten geri durmadığımız Fatih Sultan Mehmed Han...

Ben de sıramı savmak için, çok muzdarip olduğum ve birçok insanın da aynı duygularla yatıp kalktığı bu günlerde, "Fatih Sultan Mehmed ile İstanbul'un ilk kadısı Hızır Bey" kıssasından bahsedeceğim. Adelet timsali olarak gördüğü için Sultan Mehmed tarafından İstanbul'un ilk kadısı olarak göreve başlar Hızır Bey.

İstanbul'un fethinden sonra Sultan, şehre büyük bir cami yaptırmaya karar verir. Bunun için de Mimar Sinan Atik'i görevlendirir ve "caminin kubbesi Ayasofya'nınkinden büyük olsun" der. Sinan Atik de:"Baş üstüne" diyerek işe koyulur. Fakat mermer sütunların boylarının çok uzun olduğunu düşündüğünden, üç arşın kadar kesip camiyi tamamlar.

Padişah camiyi gördüğünde, kubbesinin istediği kadar büyük olmadığını görünce sebebini sorar. Mimar da:"Büyük bir deprem olduğunda caminin yıkılması ihtimalinden dolayı, mecburiyetten ötürü mermerleri üç arşın kestim" der cevaben.

Sultan Mehmed, mimarın Ayasofya'yı kayırmak suretiyle bu işi kasten yaptığını ve emrine rağmen kendisinden de izin alınmamış olmasını dikkate alarak 'mermerleri kesen ellerin kesilmesi' emrini verir.

Mimar Sinan Atik, bunun üzerine çevresindekilerinin de lehinde telkinleri ve yaptığı işin doğruluğuna olan inancından ötürü 'Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in iltifatına mazhar olmuş, İstanbul'u fethetmiş' Fatih Sultan Mehmed Han'ı Kadı Hızır Bey'e şikayet etmek suretiyle mahkemeye verir.

Kadı, mimarı dinledikten sonra gerekçelerinin makul olduğuna karar verir ve dinlenmesi için padişahı huzuruna çağırır. Fatih Sultan Mehmed tüm özelliklerine rağmen mimarı mahkeme karşısına çıkarmadan cezalandırdığı için kadı tarafından aynı ile mukabele görmesi şeklinde karar verilir. Yani koca Osmanlı'nın başındaki koca padişah, sıradan bir mimar yüzünden ellerinden olacaktır...

Mimar, kararı duyunca insafa gelir. Koskoca Padişah'ın elleri kesilecektir... Gözlerine de kulaklarına da inanamaz. Bir taraftan kadının verdiği karar, öbür tarafta da Padişah'ın buna ses çıkarmaması ve hiç itiraz etmemesi... Adam kadıya yalvarmaya başlar ve şikayetini geri çekmek istediğini söyler. Israrları üzerine kadı, cezayı tazminata çevirir ve mimara yüklü miktarda para ödemesi yapılmasına karar verir.

Örnek alınması gereken asıl nokta ise çok daha can alıcı... Devamında Fatih Sultan Mehmed Han, oturduğu yerden kalkıp kınından kılıcını çıkarıp havaya kaldırır ve kadıya seslenir:"Eğer Padişah olduğum için beni kayırsa ve hükmü adil şekilde vermeseydin, vallahi senin kelleni bununla alacaktım!".

...ve adalet timsali Kadı Hızır Bey'in, oturduğu yerden kalkarken gösterdiği kama ile verdiği cevabı da aynı kararlılıkladır:"Eğer hükmüme razı gelmeseydin, ben de seni bu kamayla delik deşik ederdim!"

Peki ben bu olayı neden anlattım? Kıssa iyi güzel de, alacak bir hisse olmadıktan sonra boş...

adaletsizlikBiraz da günümüz adaletinden bahsetmek istiyorum. Havalarda uçuşan milyar dolarların olduğu bir devirde yaşıyoruz. "Elhamdülillah Müslüman'ım" diyenlerin ne durumda olduğunu gün geçtikçe daha da ibret ve hayretle izliyoruz. Tahmin etmişsinizdir; 17 - 25 Aralık olaylarından bahsediyorum...

Gündeme bomba gibi düşmüştü. "Benim Bakanım, benim vekilim" diye arkalarında durulmuştu. "Yapmadılar", "yapmadık" denmişti. "Darbe girişimi", "yalan" denmişti... Şimdi teek tek kanıtlandı yapılan edilenler. O gün ülkenin bir ucundan öbür ucuna binlerce insan tek tek sürüldü. Hepsi vatan haini gibi gösterildi. Gazetelerde köşe yazılarında boy boy hakaretler düzüldü.

Birçok 'dindar' insan:"Hükümete darbe girişimi yapıldı" dedi. Şimdi de utanmadan çıkmış köşelerinden:"Hükümet içinde kötü bataklığa batmış insanlar var. Temizlenme olmalı" diyorlar. Binlerce insan adi birer hayvan gibi, bayağı birer eşya gibi sağdan sola gönderilirken "evet göndersinler, iyi oldu" diyenler, şimdi ne planlar peşinde Allah bilir...

Kaç defa televizyonlarda izledik "bakkaldan portakal çalan çocuk bilmem kaç yıl hapis yattı" haberlerini...

Ama şimdi milyarlarca doların 'yerini değiştiren(!)' insanlar, 'büyük adam(!)' oldukları için korkudan kimse ses çıkaramıyor.

Hadi şimdinin padişahlarında o adalet duygusu yok, vicdan yok diyelim... Varsayalım ki koltukları kıymetli. Dişlerinden tırnaklarından artırıp, deli divane çalışarak(!) kazandıkları milyarları kaybetme korkusu yaşıyorlar....

Sorarım size; bizim adalet duygumuza ne oldu? Nerede bizim vicdanımız?

Biz böyle vurdumduymaz değildik.

Ne oldu bize, ne oldu kalplerimize?