Pazarcı

Çılgınlar gibi gelişiyoruz. Geliştikçe, daha üst teknolojiler üretiyoruz ve ürettiğimiz teknolojik aletler bizlere, tarihte görülmemiş bir imkan havuzu yarattı. Şimdilerde ise bu imkanlar, iyi bir şey olmaktan uzaklaşarak bir veba havuzuna dönüştü. Çağımız bu hastalığın ellerinde yavaşça can veriyor. Günümüz insanları, yapabileceklerine bakmadan, -çekirge gibi- ‘o iş senin, bu iş benim’ oradan oraya geçiyorlar. Bu sorun edebiyata oldukça zarar veriyor. “Güzel eserler vermek kadar, kötü eser vermemekte iyi bir hizmettir.” İnsanlar bunun bilinciyle yola çıksalar da, iyiyle kötüyü ayıramıyorlar. Bu ayrımı yapamayanlar, nasıl olur da yazar olabileceğine inanabilir? Belki de böyle kişiler, kendileri gibi dar görüşlü insanların şişirmeleriyle yola çıkıyorlardır!

      Günlük, tutarcasına kitap basıyorlar. Bizlere sundukları işçilik rezalet ve kurgular büyük bir fiyasko. Sürekli olarak tekrar eden kelimeler, yersizce uzatılan -sayfa atlatan- betimlemeler, psikolojik derinliğe sahip olmayan -adeta yazarı yansıtan- sığ karakterler ve divan edebiyatından arta kalmış cansız motifleri yaşatma çabası, okuyucunun zamanını çalıyor. Yazarlar, sanat bahanesiyle cinsel sapkınlıklarını sergiliyor. En kötüsü de yazara eşlik eden okuyucu, kitabın erotizm kokan ismine teslim oluyor, kitabın kapağındaki ışıltılı renkler ve kırmızının bin bir tonu, insanların saklı dürtülerini ortaya çıkartıyor. Böyle kişilere okuyucu demektense, müşteri demeyi daha doğru buluyorum. Çünkü ellerine aldıkları, zihinleri aydınlatan değerli eserler değil; içerisi müsvedde olarak kullanılmış bir kitap kapağıdır. Müşteriler sadece ismini beğendiği kitabı alıyor hatta bazıları daha da öteye gidip, dekorasyon amacıyla kitap alıyorlar. Sanatın içine düşürüldüğü bu durum çok korkutucu. Yaratılan bu ‘çöplüğün’ leş gibi kokusundan haz almamız bekleniyor. Bu yüzden yetenekli yazarların, ortaya çıkıp “Durun! Çekin ellerinizi edebiyatın üzerinden” diyerek, bu pisliği temizlemesi lazım. İnsanlık, geleceğimizi şekillendirecek dev eserlere muhtaç.  Tabii ki çizilebilecek bir geleceğimiz kaldıysa!

      İnsanlık tarihi; cinselliğin ve aptallığın, böylesine ortalık yerde yaşandığına ilk kez tanık oluyor. Aptallık, nedense günümüz dünyasında sıradan kabul ediliyor. Biri çıkıp yüksek sesle “bu aptallara inanmayın*” deseydi, dünya bu duruma düşmezdi. Tek bir cümleyle düzelebilecek bu sorun ‘toplu bir aptallığa’ dönüştü. İşte, yazar-okur ilişkisi öylesine büyük bir bağ ki, Rönesans’ ı başlatan adam da okur; ona-buna sarkıp, iyi insanların hayatını rezil eden de bir okur. İki örneğimiz de, kitap okuduğuna göre, sorun okuyup-okumamakta değil; çağının yazarlarının, okuyucuya neyi layık gördüğünde! Tabii ki insanlar böyle eserleri okumayarak zarardan kaçabilir, bu da mümkün bu yazar bozuntuları, böyle eserleri nasıl olur da kendilerine layık görürler? Para kazanmak uğruna; sanatın enfes dokusuna zarar vererek, yıllardan beri süregelen bu kültürünü ne hakla kesintiye uğratıyorlar? Bu adamlar olsa olsa satıcıdır. Sadece ellerindeki saçmalıkları değil, edebiyatın şerefini de pazarlıyorlar. Edebiyatı kendi şereflerinin yanına koyup satıyorlar. Ne yazık!

      Bizlere düşen; bu adamların tezgahlarını bozup, ellerindeki zehirlerini kendilerine içirmektir. Silahı alıp sokaklarda terör estiren manyağın yarattığı yıkımdan daha kötü etkiler yaratmalarına rağmen; böyle yazarları kucaklıyoruz. Keşke yarattıkları dramı, eserlerine aktarabilselerdi belki de Shakespeare’ i bile alt edebilirlerdi.