1985 yılında Ankara'da doğdum. Eğitim hayatımın ilk yıllarından itibaren yazmayı hiç bırakmadım. Ne kadar becerikli olduğum herkes kadar tartışılır ama birileriyle kıyaslanmak ya da bir yarışta [...]
Deniz, Tuval ve Rüya

Yeni bir koku, yeni ışıklar, dikdörtgen masalarda yan yana

Yine belli etmeden mutsuzluğumuzu, alışıldık “merhabalar” la

Sıra dışı beklentilere girmeden gerçekleşti tanışma.

Adı “Rüya” gibi bir şeydi, hüzünlü bir akşamın ilk şiiri, huzurlarınızda.

Mini etek, derin dekolte, abartılı ruj ve takma tırnaklar, yani;

Çerçeve hiç değişmez, aynıdır tuvaldeki gölgeler, ışıklar…

Hikayesi farklıdır resmin, bir de genelde ressamı olan yavşaklar.

Çünkü insan gibidir o tuval doğduğunda, merhametli, bembeyaz,

Her renk bir günah olur, her fırça darbesi tecrübe, kimler geldi de

Mahvetmedi o tuvali en acımasız renklerle! Çığlığını duymadılar

O saflığını boyadılar işte, durma sen, ne yazarsan yaz…

Rüya da bu yüzden seçmişti bu ismi; bir umut, bir dua,

Keşke uyansa bembeyaz bir sayfayla ve hiç yaşanmamış olsa,

Hiç boyanmamış günaha, hiç kırılmamış kalbiyle o tuvalde,

Hiç görmediği güzel yerlerde, güzel insanlarla sil baştan bir hayat,

Boyansa, yaşasa, gülse…

… ama göreviydi mutlu ve keyifli hissettirmek. Gülmek, hiç olmayacak

Adamlara, hak etmemişlerken üstelik sevmiyorken…

Şoförlüğe benzemez bu iş, hamallığa hiç benzemez… Dünyanın en güçlü adamı gelse,

Taşıyamaz Rüya’nın yükünü. “Oscar” versen az gelir bu drama ve uzundur bu tiyatro,

Sanki o perde hiç kapanmayacak gibi, gece bitmeyecek, güneş doğmayacak…

Yeni bir koku, yeni ışıklar, dikdörtgen masalarda yan yana,

Gülüşmeler başladı bile! Suratına tükürsen cinayet işleyecek kadar onurlu

Ve bakımlı, yıpranmış, yağlı belki de manikürlü ama yüzde yüz günahkar o ellerle,

Bir avuç parasından başka meziyeti olmayan asalak sürüsü,

Sarhoş salyaları arasında limona batırılmış havuç yerken hava atıyorlardı Rüya’ya.

“Biz bir avuç Antep fıstığına bir küçük altın parasını veririz,

Dokunabilmek için senin baldırlarına…” diyorlardı susarak ve dokunarak.

Çünkü biliyorlardı gerçeği; o akşam oradaki bütün müşteriler içindi,

O abartılı ruj, o takma tırnak. Parasını veren herkes görebilecekti

O dekolteyi ve baldırını Rüya’nın… o akşam, rüya herkese sahnelendi.

Sonra yoruldu, kafası yana düşüyordu ve saat sabaha karşı beş olmuştu.

Bir mesai daha bitmiş bir boya darbesi daha almıştı. Biliyordu;

Anlatamamak nasıl bir duygu, çok iyi biliyordu ve susmaktan bıkmıştı.

Konuşmak ne kadar zordu, ne kadar kolay yazmak, okumak, unutmak,

Unutmayı deli gibi isteyip, hatırda kalmayı zerrece hak etmeyen o salyalı,

Onurlu ve bakımlı elleri unutamamak…

Hiç bitmeyecek bir rüyayı isim yapmıştı kendine masumum, hüznüm.

Farklıydı o, ona benzer gibi olan tüm tuvallerden. Farklı bakardı gözleri,

Güzeldi kalbi, çok güzel gülerdi. Bembeyazdı tüm lekelerine inat, gülüşleri.

Tüm renkleri reddetmişti yüreği. Hüzünlüydü bazen, denizi de çok severdi.

Dalar dururdu, ufka bakarken, dakikalarca kırpmazdı deniz mavisi gözlerini.

Denizi çok severdi; belki de ondan bıraktı kendini sonsuz maviye,

Bir daha asla kirlenmesin diye bembeyaz düşleri, tertemiz yüreği…


Deniz, Tuval ve Rüya başlıklı yazı Teoman Gürgenci tarafından 10 Eylül 2017 Pazar, 06:28 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir. İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Bu yazıya 0 yorum yapıldı.

Hey Sen! Hadi yorum yap...

Cevap yazdığın kullanıcı: Fatih Emre