Bir Şiirin Hikayesi

     Koridorlarda yankılanan zil sesiyle derin bir nefes aldı adam. Sahi epey yorulmuş, dili damağı kurumuştu konuşmaktan. Her zaman yaptığı  gibi su almak için birer ikişer adımladı merdivenleri. Kapının önünde bekleyen öğrencilere yaklaşınca ilkinin yanağından bir makas aldı, diğerinin saçlarını kardı muzip bir edayla.

    Öğrencileri geçip masanın sağındaki bardaklara yöneldi. Suyunu doldurup pencereye doğru birkaç adım attı. Nedendir bilinmez adet olmuştu onda bu. Ne zaman su içecek olsa önce pencereye doğru yürür, sudan ilk yudumu dışarıyı izlerken alır, sonra geriye döner odaya anlamsız bir bakış fırlatırdı. Suyun geri kalanını bitirir öyle çıkardı dışarı, yine öyle yapacaktı işte.

   Her zamanki gibi ilk yudumu dışarıyı izlerken aldı, tam yutmak üzereyken odaya döndü. Ne olduysa işte o anda oldu ama aniden değil usul usul, yavaş yavaş, sessiz sedasız oldu her şey.

   Zamandı çarpılıp kalan, saatti çaresiz duran. Akrep yelkovana mı küsmüştü yoksa ikisi birden adama mı küsmüştü bilinmez. Önce sağır sessizliği kapladı etrafı. Hiçbir şey duyamaz oldu adam. Sonra boğazından geçen soğuk suya inat yüreğine ateşler düştüğünü hissetti, alevler içinde yanıyordu. Kimseciklerin titretemediği yüreği, hallaç elinde atılan bir pamuktu şimdi. "Ben böyle olmazdım." diye mırıldanabildi sadece, şaşkın ve çaresizdi. Ve neden sonra usul usul devam etti, bir mum alevini titreten rüzgar edasıyla. Sözcükler huzurla dökülüyor, kalpten kopup gelen fırtınalar yerini tatlı meltemlere bırakıyordu.

  "Yüzünde açan tebessüm mü, yoksa utangaç bakışlar mıydı yüreğime fısıldayan? Ben böyle olmazdım sen öylece durmasaydın." Bir şiir doğdu dedi adam, bir şiir... Bir bebek dünyaya gelmişti de, şükür için susma orucu tutuyordu sanki tüm kainat.

Açılıp saçılan gündüz, kararıp bürüyen gece, yayılan yeryüzü ve üstünde dönen gök kubbe... Her şeyin çifti ve teki adeta lal kesilmiş, adama kulak vermişti şimdi.

"Rüzgar saçlarının hayaliyle savrulur durur,

Ellerine değince yağmur yanar su kurur,

Ne zaman seni görsem çarpılır zaman, saat durur!

Ben böyle olmazdım, sen öylece durmasaydın.

Ben böyle olmazdım sen öylece durmasaydın."


   Son dizeyi mırıldanırken, derin düşüncelere yelken açtı adam. Yüreğine böyle fısıldayabildiyse eğer, bir tebessümle sayfalarca sözün başaramayacağını başarabildiyse ve yazdırabildiyse ona şiiri böyle bir çırpıda; Leyla olmalıydı o, evet Leyla. Kendi Mecnun değildi belki ama uğrunda çöllere düşmeyi göze alacağı Leyla karşı masadaydı belki de. Edeple eğilen başı önünde, usulca kitap okuyordu işte.

   Tüm bunlar geçerken zihninden, omzuna dokunan bir elle irkildi adam. "Hocam çayını aldıysan aşağı inelim hadi." dedi gülümseyen bakışlarla tanıdık bir çehre. Kendine gelmesi zaman alan adam ayrıldı oradan, üstelik çayını da almayı unutarak.

   Bir şiir için en acı şey nedir bilir misin ey okuyucu? Ya da nedir bir şiiri ta derinden yaralayan? Şiirler de ağlar bilir misin? Yazıldığı halde sevgiliye okunamayan, varlığından kimselerin haberdar olmadığı şiirler. O şiirler var ya, işte onlar sessizce ağlarlar, hem de küçük çocuklar gibi.