Yazar, kendisi ile ilgili bilgi paylaşmamış.
Bir Ufak 'Be' Hikayesi

Be… kendinden önceki harfin ağırlığıyla satıra uzanmış, mütevaziliğine halel gelmesin diye noktasını atına almış, be diye çağrılmış… Hiç unutmamış! Alfabe nasıl kendinden öncekiyle başlamışsa kâinat da kendinden öncekiyle başlayanın, başlangıcı olmayanın ‘ol’ demesiyle başlamış. Ondan da, kendisini ne kadar yerle bir ederse yanındaki dimdik harfi daha da yükselteceğini bilmiş. Haşa ne haddineymiş. Onun için ‘te’ yi kendi nefsine tercih etmiş. Ne zaman ismi anılsa yanına ‘teala’ sıfatını hep ‘te’den beklemiş. Ona şeref olarak alfabede yanında durmak yetmiş. Yettirmiş..

Her ne zaman, yeni doğan kırmızı dudaklı ufak güzelliğe O’nun ismi verilse sevinmiş de sevinmiş. İnsanlar da bilmişler, Elif’ten sonra hiç birine vermemişler o şerefi. Çünkü Elif le başlayanın ol dedikleri hep O’ndan bir parçaymış. Başka bir harfi suret biçmeyi şirk görmüşler. ‘Enel Hak’kın sırrını bilenler hemen kavramışlar. O’ndan bir parça olsun, her daim O’nunla beraber olsun diye, en kıymetlilerine ‘Elif’ diye ses etmişler.

Be’nin bu mütevazılığı karşılıksız kalmamış tabi. Her şeyi bilen onu bilmez mi?

Halife diye yarattığına emanet etmiş onu. Kimseye vermediğini vermiş halifesine; ‘beyan…’ Onlara gönderdiği her nağmenin başına, kendi adının yanına koymuş, be ile başlamış hepsi. Halifesi de sahip çıkmış emanete. Yemekte, suda, çarşıda, evinde, işinde hep zikir edinmiş, onunla başlamış ‘BismiAllah’…!

….

Yokken var olmuşlara, hak talebinde haksızlara, yine de her daim Hakka talip olması lazım gelenlere, hakiki Matlub farklı farklı dağıtmış ‘Beyan’ nimetini. Üçe ayırmış; hitabet, kitabet, hal dili..

Hatip olanlar hepsinden daha çok bilmiş; ‘Beyan büyüdür…’ Büyülemişler kocaman kocaman kitleleri. Sürüklemişler peşlerinden. Kimisi asırlarca, kimisi kısa…

Kâtipler ise yazmışlar. Durmadan, boylarını aşkın yazmışlar. Bazen yırtıp atmışlar, bazen yaktırmışlar bazen de vefasızların hışmına uğramışlar… Ama yazmışlar, her daim yazmışlar, yazdıkça yangınları sönecek gibi… Yazmışlar. Yazı kalanmış çünkü. Kendileri gitse de yazı gitmez, hesabı devam edermiş. Kâtipleri, gittikten sonra rüyada gören olursa hangi omzundaki isimdaşı daha çok çalışmışsa o tarafa meyilli görürmüş. Kimisi bilmiş bunu kimisi bilememiş…

En etkilisi ise bunlardan hal ehliymiş. Bunlar ne sese ne kaleme ihtiyaç duyarlarmış. Herkeste kan pompalayan yumruk kadar et parçası bu grupta farklı bir keyfiyet kazanır, coşar coşar gözlerden taşar, karşısındakinin taa yüreğine kazınırmış. Öyle bir konuşurlarmış iki bin yılı aşkın süredir konuştuğu duyulanlar varmış. Bunun farkında olanlar bu dili nasip etmesi için geceleri kimseler ortalarda yokken ağlar ağlar bu dilden dilenirlermiş…

Ve Allah’ın Hay isminin tecellisine sığınıp yazısına hayat üflemeye çalışan zavallı yazıcı… Nimete şükür yerine, olmayanına göz dikmiş. Bilememiş beyan nimeti oda oda değilmiş. Hal dilini konuşmaya niyet ettiğinde kilitlediği hitabet ve kitabet odalarından ona ilk küsüp gideni hitabeti olmuş. Aklı havadaymış da gönlünü almayı mı bilememiş? Ya da hal dili odasının kapısına öyle bir yapışmış ki ondan başkasını gözü mü görmemiş?

Kitabet oldum olası çok naz yapmayı bilmeyenmiş. Anılarında vişne ağacının altında yanmışlık da varmış, coşkun akan ırmağa karışmak da… Hep onu sevdiğinden herkeslerden gizlemek istediğinden yaptığını düşünüp avunmuş. Nereden bilsinmiş ki yazıcı aslında onu hiç beğenmemiş. Bazen kendisini fark ettirmek için kalkıp beyninin tam ortasına oturuyormuş. O zamanlarda ise en kırıcı darbeyi yiyormuş kitabet. Nereden geldiğini anlayamadığı bir el onu tuttuğu gibi kenara itiyormuş. Bahanesi de belliymiş ‘Herkes kendi işini yapmalı!’. İşte o zaman nefret etmiş sayısalcılardan. Çok sinirlendiği bir gece gitmiş yazıcının karnına bütün gücüyle bir tekme atmış. Kasıklarındaki ağrının nereden geldiğini anlayamayan yazıcının uykusu kaçıp kâğıt kaleme sarılınca kendisi de şaşırmış. Bu kez hiç bilmediği yerden yakalamış onu kitabet, şiir… Kitabet yaptığından memnun olmasına olmuş lakin aylar geçmiş devamı gelmemiş…

Sabah yürüyüşlerinden birinde, hayranlıkla mavinin tonlarını seyreylerken hitabetin sesi duyulmuş artık pes etmeye meyilli ; ‘Yetmez mi bana yaptığın haksızlık.’

Kitabet sesini duyurmuş, yazıcı yazıya başlamış. Hitabete hakkını teslim edeyim derken okuyucuya ziyan etmek istemeyen yazıcı, ‘Be’ ile başlamış, ‘Be’nin arkasına sığınmış…

Bir Ufak 'Be' Hikayesi başlıklı yazı Hannâne Bektaş tarafından 29 Temmuz 2015 Çarşamba, 11:22 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir. İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Bu yazıya 2 yorum yapıldı.
  • Tuğba Polat yazdı:
    Çok profesyonel bir yazı olmuş kaleminize sağlık..
  • Teşekkür ederim, beğendiğiniz sevindim.

Hey Sen! Hadi yorum yap...

Cevap yazdığın kullanıcı: Fatih Emre